
Ana sayfa
Suriye Kürtlerinin hali nicedir

Ayşe Hür
Suriye’de Beşar Esad liderliğindeki 50 yıllık BAAS diktatörlüğünün ayakta
kalmak için başvurduğu gaddar yöntemler, Türkiye kamuoyunda büyük
rahatsızlık yarattı. Ama bazı kesimler, insani kaygılardan çok siyasi
kaygılarla Suriye’ye ilgi gösteriyor. Ortadoğu coğrafyasında yaşayan
halkların müstebit yöneticilerini devirmeyi akıl edemeyeceğini düşünen bazı
strateji uzmanlarının (ki ben onlara “yerli oryantalistler” diyorum), Suriye
Kürtlerinin, “Suriye’yi bölmek isteyen dış güçlerin işbirlikçisi” oldukları
şeklindeki propagandası pek çok kişiyi etkilemişe benziyor. Bu çevrelere
göre, Irak zaten bölündü, Suriye de bölündükten sonra sıra Türkiye’ye
gelecek ve bu ülkelerden kopan Kürtler birleşip bağımsız bir Kürt devleti
kuracaklar. O halde, gelin bu hafta Suriye Kürtlerinin tarihçesine göz
atalım ve böyle bir tehlike var mı kendimiz karar verelim.
Selahaddin Eyyübi’nin vatanı
Bugün 20 milyonluk Suriye nüfusunun yüzde 8 veya 10’nun yani 1,6-2
milyonunun Kürt olduğu sanılıyor. Sanılıyor diyorum çünkü Suriye’de nüfus
sayımları ya yapılmıyor ya da sonuçları açıklanmıyor. Bir iki Yezidi aşireti
dışında, Suriye’deki Kürtlerin hepsi Sünni, dilleri ise Kürtçenin Kurmanci
lehçesi.
Kürtler Suriye’de ağırlıklı olarak Şam ve Halep civarında; Hatay’ın
güneyindeki kayalık Cebel-Ekrad (Kürt Dağı) bölgesinde ve Nusaybin’in
güneyindeki Cezire bölgesinde yaşıyor. Şam, Selahaddin Eyyübi’nin ve
Nakşibendî Kürt evliyası Mevlana Halit’in mezarlarının bulunması nedeniyle
Sünni Kürtler için her zaman önemli bir merkezdi. Bu yüzden de Şam’da
ortaçağlardan beri büyükçe bir Kürt cemaati yaşıyordu. Bunlara 19. yüzyılda,
Mekke’ye giden hac yolunun korunması için Osmanlı idaresi tarafından
Anadolu’dan ve Irak’tan göçertilen Kürt aşiretleri de eklenmişti.
Fransızların Cezire’si
Cebel Ekrad bölgesinin ahalisi, yüzlerce yıldır bölgede yaşayan ve ağırlıklı
olarak tarımla uğraşan yerleşik Kürt aşiretleri. Cezire’deki Kürtler ise,
kökleri Türkiye Kürdistanı’nda olan Milli ve Miran aşiretleri ile 1925 Şeyh
Said İsyanı sonrasında Türkiye’den göç etmek zorunda kalanlar. Türkiye’yi en
çok ilgilendiren grup Cezire’dekiler.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Şam ve Halep gibi önemli şehirlerdeki Kürt
milliyetçileri Urfa, Siverek, Mardin ve Cezire’deki Kürt milliyetçileri ile
yakın ilişki içindeydiler. Ancak Şamlı liderlerin ABD Başkanı W. Wilson’un
14 İlkesi’ne atıfta bulanarak Kürtleri bağımsızlık için mücadeleye çağırması
çok yankı bulmadı çünkü hem Suriye’deki gerilimin şiddeti düşüktü hem de
Suriyeli Kürtler, İranlı ya da Türkiyeli Kürtler gibi güçlü liderler
çıkaramamışlardı. 1921 şubatında Mustafa Kemal’in güçleri Orta Fırat’ın üst
bölgesindeki Der Zor’u almak istediğinde Suriyeli Kürtler Türklere karşı
Fransızlarla işbirliği yaptılar. Fransızlar da, Arap milliyetçiliğini
zayıflatmak için, azınlık gruplarını, dolayısıyla da Kürtleri desteklediler.
Ankara hükümetiyle 20 Ekim 1921’de imzalanan Franklin-Bouillon Anlaşması’yla
Fransızlar Kilikya (Adana havalisi) ve öteki Türk bölgelerinden çekilince
Fransız Mandası altındaki Suriye’de yaşayan Kürtler ile Kemalist
Türkiye’deki Kürtlerin arasına bir de sınır hattı girdi.
Hoybun’un çalışmaları
Bu iki grubu birleştiren, 1925 baharında yaşanan Şeyh Said İsyanı’nın Türk
ordusu tarafından sert bir biçimde bastırılmasından sonra ilan edilen 1925
Şark Islahat Planı oldu. Plan uyarınca isyana destek verdiğinden
şüphelenilen Kürt aristokratlar, dinî liderler ve siyasi eylemciler İran,
Irak ve Suriye gibi ülkelere gönderildiler. 1927’de sürgünün çapı daha da
genişletildi. Böylece, sayıları yaklaşık 20-25 bin civarında olduğu sanılan
bu gruplar (aralarında Ermeniler, Keldaniler ve Süryaniler de vardı)
ağırlıklı olarak Cezire bölgesine yerleştiler.
Cezire’deki gruplarla, Şam ve Halep gibi merkezlerdeki milliyetçi çevreleri
biraraya getiren, 1927 yılında Beyrut’ta kurulan Hoybun Cemiyeti oldu.
Hoybun’un kurucuları arasında eski Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri,
Palulu Şeyh Said’in çocukları, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı yönetimine
başkaldıran Botan Emiri Bedir Han Bey’in torunları (Celadet, Kamuran ve
Süreyya Bedir Han), Cemilpaşazadeler gibi önemli Kürt ailelerinin çocukları
ve Ermeni Taşnak Partisi’nin üyeleri vardı. Hoybun propagandasının ana
teması, Kürtlerle Ermenilerin aynı kökten geldiği, sadece dinlerinin farklı
olduğuydu.
Kültürel uyanış hamlesi
Hoybun 1927-1930 arasında Ağrı Dağı’nda yaşanan olaylara damgasını vurdu ama
Suriye’de pek etkili olamadı. Nitekim Şam’daki Arap milliyetçilerinin
baskısı ile 1928’de oluşturulan Suriye Kurucu Meclisi’nde yer alan beş Kürt
milletvekilinin 1929 yılında dile getirdiği idari özerklik talebi Fransızlar
tarafından “Kürtler Aleviler ve Dürzîler gibi bir dinsel azınlık
oluşturmadıkları ve belirli bir bölgede yoğunlaşmadıkları” gerekçesiyle
reddedildiğinde Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde, Kürtçenin resmî dil olarak
tanınması ve Kürtçenin eğitim dili olması talebiyle yetinilmişti. Fransızlar
bu talebi desteklemişler, ancak bu sefer de Kürtçe eğitim için yeterli
materyal ve kadro olmadığı için karar hayata geçirilememişti.
Bunun üzerine Suriye’deki Kürt liderler, siyasi hedefleri ikinci plana
atarak ağırlığı kültürel uyanışa verdiler. Örneğin 1932-1943 arasında
Celadet Bedir Han Bey tarafından Şam’da yayımlanan Kürtçe (Kurmançi) Hawar
dergisi, Kürt halk edebiyatında bir yeniden doğuşu desteklemeyi ve Kürtçe
öğretim materyalleri üretmeyi amaçlıyordu. Hawar, Kürt kültürel mirasının,
Kürtçe eğitimin ve Kürt dilinin önemine vurgu yapmasıyla açık bir milliyetçi
eğilime sahipti. Nitekim Kürdistan’ın tümünde etkili olmakla kalmadı;
Suriye’deki Kürt toplumunun çeşitli katmanları arasında, Kürt ileri
gelenleri, entelektüeller, meslek sahipleri ve daha önemlisi kent ve aşiret
elitleri arasında diyalog kanallarının açılmasına katkıda bulundu. Bu
yumuşak tutum sonucu olsa gerek, 1933’te bazı Kürtler Hama’daki askerî okula
kabul edildiler. Bu tarihten itibaren her yıl Cezire’den bir Kürt öğrenciye
burs verildi. Daha sonra, Fransızlar, Şam’daki Arap Yüksek Öğretim
Enstitüsü’nde Kürt dili kursu açılmasını desteklediler ve Fransız yetkililer
için Kürtçe kursu açtılar.
Cezire’de gerginlik
Suriye’de Fransız Mandası’nı sonlandıran 1936 tarihli Fransa-Suriye
Sözleşmesi’nden İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1939 arasındaki
dönemde Suriye siyasetine radikal Arap milliyetçiliği damgasını vurdu. Bu
yıllarda Arap-Kürt gerginliğinin kaderinin belirlendiği bölge Cezire oldu.
O yıllarda Cezire’nin Haseka Kazası’nda (yaklaşık) 43.400, Kamışlı
Kazası’nda 51.200 ve Dicle Kazası’nda 16.700 kişi yaşıyordu. Kürtler Kamışlı
ve Dicle kazalarında çoğunluğu oluştururken (sırasıyla yüzde 73 ve yüzde
75), Haseka’da Araplar toplam nüfusun yüzde 63’ünü oluşturuyordu.
Cezire’deki toplam nüfusunun yüzde 86’sı Sünni, yüzde 12’si Hıristiyan ve
geri kalanı da Yahudi ve Yezidi idi. Ancak, Hıristiyanlar bölgedeki kent
nüfusunun yüzde 71’ini oluşturuyordu.
Kürtlerin üçte biri, Heverkanlı Haco Ağa, Milli Konfederasyonu’ndan Mahmud
Bey ve Kamışlı’nın Hıristiyan kumandanı Michel Dome’un başını çektiği
Kürt-Hıristiyan ittifakını destekliyordu. Bu ittifak, Kürtlerin Fransızların
koruması altında ama özerk şekilde yönetilmesini talep ederken, Kürtlerin
üçte ikisi, Bedevi Şamar Aşireti’nin şefi Daham El-Hadi’nin başını çektiği
ittifakı destekliyordu. Bu ittifak ise, Şam merkezli Arap milliyetçiliğinin
sözcülüğünü yapıyordu.
1936-1937 katliamları
Etnik-dinsel gerilimlerin zirveye çıktığı Şubat 1936- Eylül 1937 arasında
Haseka, Amuda ve Kamışlı’da çok sayıda Hıristiyan’ın öldürülmesi ile
sonuçlanan büyük karışıklıklar sırasında Kürtlerin büyük çoğunluğu Arapların
yanında yer aldılar. Hikâyesini aşağıda okuyacağınız Kürt milliyetçisi
Heverkanlı Haco Ağa ise, 1937’de kısa süreliğine de olsa Türkiye’ye
bağlanmayı düşünmekle birlikte 1938’de Fransız Yüksek Komiserliği’ne
başvurarak tam özerklik talebinde bulundu. Sonunda, Fransız Yüksek Komiseri
Cezire için özel bir rejim vaat ederek karışıklıkları bastırdı ve 1939’da
bölgeyi doğrudan Fransa’nın denetimine verdi. Bu tarihten itibaren Kürtler
ağır vergilere tabi tutuldular, yerel yönetimlerden dışlandılar.
Kürtler Arapları destekliyor
Bu statü İkinci Dünya Savaşı yıllarında aynen devam etti. Savaştan sonra
Fransa, İngilizlerin zorlamasıyla Suriye’den tamamen çekildi ve Suriye
bağımsızlığına kavuştu. Kürtlerin büyük bir çoğunluğu yeni milliyetçi
hükümeti şevkle destekledi. Kürt bağımsızlığını savunmak Şam’daki bir avuç
kişiye (Bedir Han ailesinin fertlerine) kalmıştı.
Savaş sonrasında, Suriye’de birbiri ardına gelen askerî darbelerin bir
kısmına, 1933’ten beri orduya alınan Kürt subaylar öncülük etti. Ancak
bunların tümü (örneğin Edip Şişikli) Araplaşmış Kürtlerdi. Buna rağmen,
Şişikli’nin 1954’te devrilmesinden sonra Araplarda Kürt antipatisi
belirginleşmeye başladı. Ordudan Kürt kökenli subaylar tasfiye edildiler.
1958’de Suriye ile Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) adı altında
birleşirken, Arap milliyetçiliği zirveye çıktı ve Kürtçe yayınlar resmen
yasaklandı. BAC’ın 1961’de yıkılmasından sonra kurulan Suriye Arap
Cumhuriyeti (SAC) ise Kürtleri daha da dışladı.
“Ajanip” ve “muktamin”
Özellikle tarıma elverişli alanları yüzünden 1945’ten itibaren komşu
ülkelerden gelen yoksul ve eğitimsiz Kürtlerin akınına uğrayan Cezire
bölgesi milliyetçi hükümetin gözünde çıbanbaşıydı. Gerçekten de 1954 ile
1961 arasında bölgenin Kürt nüfusu 240 binden 340 bine çıkmıştı. Bunun
üzerine hükümet 1962’de sadece Cezire’yi kapsayan bir nüfus sayımı yaptı ve
Suriye’ye 1954’ten önce geldiğini kanıtlayamayan 200 bin Kürt’ü “ajanib”
(yabancı) veya “maktumin” (kaçak göçmen) diye niteleyerek vatandaşlıktan
çıkardı. Vatandaşlığını kaybedenler arasında Suriye’de doğup büyümüş pek çok
ünlü (şair, politikacı, asker) de vardı.
BAAS politikaları
1963’te iktidara el koyan BAAS Partisi, Suriye’deki Kürtlerin özgürlük
alanını iyice daralttı. Partinin sloganı “Cezire’yi ikinci bir İsrail
olmaktan kurtarın” idi. BAAS’çılar, 1948’de İsrail adına bölgedeki Kürtleri
örgütlemeye çalışan Ali Bedir Han Bey olayının da etkisiyle Kürtleri
potansiyel İsrail ajanı olarak görüyorlardı. (Ali Bedir Han Bey, 1951’de
Golan’daki çiftliğinde esrarengiz biçimde ölü bulunmuştu. Olayın arkasında
Suriye İstihbaratı’nın olduğu söylenmişti.)
BAAS’ın bölgeye atadığı Emniyet Müdürü Muhammed Hilal’in şu satırları, gayet
tanıdık bir zihniyete işaret ediyor: “Kürt Meselesi, Kürtlerin artık
örgütlenmeye başladıkları günümüzde, yalnız Arap ulusunun vücudunda gelişen
habis bir urdur. Bunun tek ilacı onları kesip atmaktır.”
Hilal’in Kürt Meselesi’ni halletmek için önerdiği yollar ise Türkiye’deki
“Baasçıların” Kürt Meselesi’ni halletmek için yıllardır başvurduğu yollarla
aynıydı: Kürtlerin yerlerinden çıkarılması ve ülkenin değişik yerlerine
dağıtılması, Kürtlerin eğitim ve iş olanaklarından mahrum edilmesi, Kürtlere
vatandaşlık haklarının verilmemesi, “aranan” kişilerin Türkiye’ye iadesi,
Kürtlerin arasına Arap aşiretlerinin yerleştirilmesi, Türkiye sınırı boyunca
Arap emniyet şeridi oluşturulması gibi bir dizi “tedbir”...
Neyse ki, hükümet bu önerileri ancak 1973’te uygulamaya başlayabildi. İlk
başta hedef 140 bin Kürt’ün bölgeden çıkarılması yerlerine Esad Gölü’nün
oluşturulması sırasında yerlerinden olan Fırat Bedevilerinin
yerleştirilmesiydi. Ancak Kürtler plana direndiler. BAAS yöneticileri de
Kürtleri zorlamaktan vazgeçti. Ancak Kürtlerin “ajanib” ve “maktumin”
statüsü günümüze kadar sürdü. Sayıları 70 bin kadar olduğu sanılan
“maktuminler” eğitim görme, seyahat etme, iş bulma, evlenme, boşanma, kamu
hizmetlerinden ancak devletin izin verdiği kadar yararlanabiliyorlar. Kürtçe
eğitim, Kürtçe yayın yasaklandığı gibi düğünlerde Kürtçe şarkı söylemek bile
yasak. 1970’ten itibaren kademeli olarak Kürtçe yer isimleri Arapça
olanlarla değiştirilmiş durumda. 1992’den itibaren ana-babalar çocuklarına
Kürtçe isim veremiyorlar.
Hama’da Kürt birliği
Yaşayabilmek için devletle iyi geçinmek zorunda kalan bu grupların Hafız
Esat döneminde, doğrudan başkana bağlı çalışan özel kuvvetlere gönüllü asker
olarak kaydolmaları ve bu birliklerin 1982’de Hama’daki Sünni ayaklanmasını
bastırmakta kullanılması gayet anlaşılır bir durum. Bu olayın, Arapların
geleneksel Kürt düşmanlığını bir kat daha arttırması da öyle. Hama’daki bir
duvar yazısı bu duyguyu gayet iyi anlatıyor: “Kürtler Nusayrilerin
(Suriye’de iktidarı elinde tutan Alevilere Nusayri deniyor) köpekleridir.”
***
Kürtlerin siyasi örgütlenmeleri
Bu tarihçe gösteriyor ki, Suriye’deki Kürtlerin değil siyasal örgütlenme
içinde olması, hayatlarını sürdürmeleri bile devletin iki dudağı arasında
olmuş. Ağır baskı dönemi, asimilasyonu iyice arttırmış. Nitekim Kürt
çıkarlarını temsil eden ilk parti 1957’de Dr. Nurettin Zaza tarafından
kurulan Suriye Kürdistan Demokratik Partisi. Parti 1962’de kültürel ve
sosyal haklara odaklanmak isteyen Nurettin Zaza’nın başını çektiği kanat ile
siyasal haklara ağırlık vermek isteyen Osman Sabri’nin kanadı olarak
fraksiyonlara ayrılmış, 1965’te de resmen ikiye bölünmüş. Irak’ta örgütlü
Kürdistan Demokratik Parti’nin (I-KDP) lideri Molla Barzani bu iki grubu
barıştırmaya çalıştıysa da bunda başarılı olamadığı gibi bir de I-KDP’nin
Suriye kolu ortaya çıkmış. Bu tarihten itibaren bu partiler durmadan
bölünmüşler, birleşmişler ve bölünmüşler. Ancak hiçbiri Kürtlerin siyasi
bağımsızlığını hedeflememiş, esas olarak kültürel ve siyasi hakların
genişletilmesine odaklanmışlar.
Öcalan’ın Suriye’ye gelmesi
Bu açıdan 1979’da, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’ye kaçmasıyla
birlikte Kürt siyasal hareketi yeni bir dönemece girmişti. 1997’ye
gelindiğinde Kamışlı, Resuliye, Darbasiya, Dayrik, Ayn’el-Arap, Afrin, Halep
ve Haseka’da PKK büroları kurulmuştu. PKK Suriye’nin “maktumin” Kürtleri
arasından kolaylıkla gönüllü asker topladı. Bu askerlerin sayısının yedi
bine ulaştığı söylendi. Ekim 1998’de Türkiye’nin Suriye sınırına askerî
yığınak yapması üzerine Suriye Öcalan’ı sınırdışı edince, Suriye’deki PKK
varlığı dramatik biçimde sona erdi. O tarihten beri, Suriyeli Kürtler için
temel mesele, bağımsız bir Kürdistan kurmak değil, Suriye’den vatandaşlık
haklarını kazanmak oldu. Nitekim geçtiğimiz mayıs ayında, Haseke’de yaşayan
“maktumin” Kürtlerin vatandaşlık başvurusu yapma hakkı tanındı.
Kısacası, Suriye’de yaşananlara insani açıdan değil de siyasi açıdan
yaklaşanlar aşırı hassasiyet gösteriyorlar. Elbette, bunu söylemek,
Suriyeli, Türkiyeli, Iraklı, İranlı Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme
hakkı yoktur ve bu hakkı bizlerin hoşuna giden şekilde kullanmaları gerekir
demek değil. Sadece mevcut durum milliyetçi hezeyanlara girmeyi
gerektirmiyor...
***
Bir portre: Heverkanlı Haco Ağa
Kürt-Ermeni milliyetçilerinin kurduğu Hoybun’un Cezire’deki Kürt aşiretleri
arasındaki çalışmasını Müslüman, Yezidi ve Hıristiyan Kürtlerden oluşan
Heverkan Konfederasyonu’nun lideri Haco Ağa, Halep civarındaki Jarablus’ta
yüzyıllardır yerleşik Berazi Aşireti’nin reisleri Mustafa ve Bozan bin Şahib
Berazi yürütüyordu. Heverkanlar, Mardin ve Cizre arasındaki dağlık bölgede,
Arapların Cebel Tur dediği Tur Abdin’de yaşıyorlardı. Haco Ağa, 1922-1923
yıllarında, Türklerin yönlendirmesiyle Cezire bölgesindeki Bayundur’da
Fransızlara karşı çatışmalara katılmış, ardından Türk hükümetine karşı küçük
bir kalkışma girişiminden sonra aşiretinden 400 aile ile birlikte 1926’da
Suriye’ye göç etmişti. Burada kendisini ilk olarak yerleşik Kürt aşiretleri
değil, yazlarını Cezire’de geçiren Arap Tay Aşireti korumuştu. (Cezire’de
yazlarını geçiren bir diğer Arap aşireti de Şamar Aşireti idi.) Ardından
Haco Ağa, Bayundur’da öldürdüğü Fransız teğmenin atına atlayarak Fransız
Yüksek Komiseri’ni ikna ziyaretine gitti. Fransızları ikna etmiş olmalı ki,
Haco Ağa’nın 200 kadar silahlı adamı ile yönettiği Kürt Miran ve Arap Tay
aşiretlerinden oluşan birlikler, 1930’lara kadar Suriye’deki Fransız askerî
gücünün omurgasını oluşturdu. Haco Ağa bir yandan da Fransızların Arap
milliyetçiliğini zayıflatmak için göz yumdukları Kürt milliyetçiliğinin
bayraktarlığını yaptı.
19 Haziran 11