
Ana sayfa
Osmanli’dan bugüne Kürtler ve Devlet-6
Taraf/AYSE HÜR
9. Cumhurbaskani Süleyman Demirel, PKK’nin 1984’te Semdinli ve Eruh baskinlariyla baslayan süreci 29. Kürt Isyani olarak adlandirmisti. Halbuki, 1921 Koçgiri, 1925 Seyh Said ve 1939 Agri isyanlari disindakiler, devletin Kürtlere yönelik ‘tedip’, ‘tenkil’ ve ‘harekât’lariydi.
‘29. KÜRT ISYANI’ MI?
1993’te Süleyman Demirel’in ifsa ettigine göre, bir gün Cumhurbaskani Turgut Özal, kendisine gizli bir yazi göndermis ve söyle demisti: “Sorunlu bölgeler, köyler ve daglik bölgelerdeki mezralardan baslamak üzere bölge kademeli olarak bosaltilmalidir. En fazla 150-200.000 kisi arasinda oldugu tahmin edilen PKK destekçilerinin ülkenin Bati bölgelerine dikkatli bir sekilde yerlestirilmesinden sonra, PKK’nin lojistik destegi kesilecek, göç ettirilenlerin de yasam standartlari yükselecek. Bu gruba is vermede öncelik tanimak lazim. Daglik bölgelerin bosaltilmasi ile terörist örgüt izole olacak. Güvenlik güçleri derhal harekete geçmeli ve bu bölgeleri kontrol altina almali. Bu kisilerin bölgeye dönüslerinin önlenmesi için, bölgeye büyük barajlarin yapilmasi bir diger alternatiftir…” deniyordu. (Turkish Daily News&Turkish Probe, 16 Kasim 1993) Zamanin Genelkurmay Baskani Dogan Güres, köylerin bosaltilmasi kararini dogrulamis ve bunu PKK’ya karsi bir askeri strateji olarak tanimlamisti. (Reuters, 30 Temmuz 1994) Anlasilan ‘pragmatik’ Özal, Osmanli’dan beri her basi sikisan yöneticimizin basvurdugu tehcirde büyük hikmet görmüstü. Hele de, bu kisilere gittikleri yerlerde belli avantajlar saglanirsa, entegrasyon (hadi olmadi asimilasyon) mümkün olamaz miydi? Olurdu belki ama, bakin neler oldu.
NEO HAMIDIYELER . 1984'te PKK'nin Semdinli ve Eruh baskinlarindan sonra, devlet Dogu ve Güneydogu Anadolu’daki köyleri önce ‘güvenilir’ ve ‘güvenilmez’ diye ikiye ayrilmisti. (Ikibine Dogru, 13-19 Aralik 1987) ‘Güvenilir’ köyler, Abdülhamit’in Hamidiye Alaylari’na asker veren asiretlerdi. (Bu asiretlerin mensuplari, 1950'li yillara kadar esleri araciligiyla devletten maaslarini almaya devam etmislerdi. Bir okurumun söyledigine göre bunlar arasinda Seyh Said Isyani’ni planlayan Azadi örgütünün basi oldugu için idam edilen Cibranli Halit Bey’in esi de vardi.) Ilk korucular, Beytüssebapli Jirki Asireti’nden seçildi. Asiret reisi Tahir Adiyaman, bir savciyi ve yedi askeri öldürmekten dolayi idam istemiyle yargilanirken devletle koruculuk anlasmasi yapti ve asiretine mensup 336 cinayet sanigiyla birlikte takipten kurtuldu. Onu diger ‘Hamidiye asiretleri’ izledi. 4 Nisan 1985’te 3175 sayili Köy Kanunu’na yapilan bir ekleme ile 57 bin korucuya asgari ücretten maas baglandi, bunlara daha sonra 12 bin civarinda da ‘gönüllü korucu’ eklendi.
ZORUNLU GÖÇ BASLIYOR . ‘Güvenilmez’ asiretler ise bazen açik siddet, bazen tehdit, bazen yildirma, bazen de ikna yoluyla köylerinden çikarildilar ve önce Batman, Diyarbakir, Hakkâri, Sanliurfa ve Van gibi en yakin sehir merkezlerine göç ettiler. Bazilari OHAL disinda kalan Adana, Gaziantep, Kahramanmaras ve Mersin’e göçtüler. Daha gözü kara olanlar Ankara, Antalya, Bursa, Istanbul ve Izmir’de sanslarini denediler. Devletin en son arastirmasina göre zorunlu göç magdurlarinin sayisi 953.680 ila 1.201.200 arasina idi. (Ayrintili bilgi için Dilek Kurban’in 31.12.2006 ve 7.1.2007 tarihli Radikal 2’lerdeki yazilarina bakilabilir.)
Bu gariban nüfus, hem sehirlerin çeperlerinde, hem de merkezlerdeki çöküntü bölgelerinde, onlardan gayri kimsenin razi olmayacagi, mutfagi ve banyosu olmayan, yari harabe konutlarda, naylon çadirlarda, bidon evlerde 9-10 kisi sigisarak yasamaya çalistilar. Bu ‘zorunlu göçmenler’ hayata tutunmak için mesru, gayri mesru bulabildikleri her iste bütün fertleriyle çalismak zorunda kaldilar. Çocuklarini okula gönderemediler. Zaten onlari kabul edecek okul bulmalari da zordu. Hal böyleyken, hastaliklar, bunalimlar, intiharlar, siddete basvurmalar, suça karismalar hiç sasirtici degildi. Zorunlu göçün bir diger sonucu, radikal milliyetçiligin artik Türkiye’nin her kösesine yayilmasi oldu.
GERI DÖNEBILDILER MI? Türkiye uzun bir süre problemi reddetti. 2002 yilinda BM Yerinden Edilmis Kisiler Temsilcisi Francis Deng’in raporu üzerine ilk diyalog basladi. Avrupa Birligi bu sorunla 2003 yilinda ilgilenmeye basladi. Peki devlet bu sorunu çözmek için ne yapti? Dönemin Içisleri Bakani Abdülkadir Aksu’nun Haziran 2005’te yaptigi açiklamaya göre resmi rakam olan 355,803 kisiden 125,539’ü ‘güvenli’ biçimde köylerine dönmüstü. Ancak, 18 Kasim 2005’te durumu yerinde görmek isteyen Insan Haklari Örgütü, Diyarbakir’in Hazro ilçesinin Koçbaba köyüne bir ziyaret yapti. Devlet listesine göre 27 hane, 278 kisi geri dönmüs iken, köyde 13 hane ve 69 kisi yasiyordu. Yakindaki Çiftlibahçe’de ise hükümete göre 49 hane dönmüstü ve rakam dogruydu. Diyarbakir’in Lice ilçesine bagli Duru köyünde devletin listesine göre 207 hane ve 346 kisi varken, örgüt 10 hane buldu. Yine Lice’ye bagli Dibek köyünde 16 hane degil, kimse yoktu. Bingöl’e bagli Esmatas ve Kirik köyleri hiç bosaltilmamisti ancak devletin listesinde geriye dönenler arasinda sayilmislardi. Bazi durumlarda köyler geri dönmüs olarak gösteriliyordu ancak köyü iskan edenler koruculardi. Bunun gibi daha nice örnek vardi. (Human Rights Watch (HRW) Report, 7 March 2005, Vol.17, No.2/D)
ZARARLARI TAZMIN EDILDI MI? Devletin uygun buldugu terminoloji ile ‘Terörden dogan zararlarin giderilmesi için’ çikarilan 5233 sayili yasa, sadece ‘terör’ yüzünden zarar görenleri kapsadigi, buna karsilik yaygin siddet yüzünden kaçmak zorunda kapsamadigi, giderilecek zararlarin ne oldugu tarif edilmedigi, sikayetlerin iletilecegi komisyonlar devletçe olusturuldugu, izlenecek prosedür çok karmasik oldugu, etkili bir temyiz mekanizmasi olmadigi için ve daha onlarca neden yüzünden yaralara merhem olmadi. TBMM raporuna göre, Temmuz 2005 itibariyle örnegin Diyarbakir’da yapilan 18.240 basvurudan sadece 369’u, Batman’da 5.847 basvurudan 328’i, Bingöl’de ise 14.105 basvurudan sadece 124’ü kabul edilmisti. Talepleri kabul edilenlere ödenen tazminatlar ise komik düzeydeydi. (Zarar Tespit Komisyonlari’nin sorunlari nasil çözdügünü (!) merak edenlere: Human Rights Watch 2006 Türkiye Raporu, hrw.org/turkish/backgrounder/2006/turkey1206/turkey1206tuweb.pdf).
GÜVENLIKLERI SAGLANDI MI? Ama geriye dönenleri bekleyen sadece yokluk, issizlik, açlik degil, sayilari 70bine varan korucular da bekliyordu. Bunlar öyle bir gruptu ki, resmi rakamlara göre 1985-2006 tarihleri arasinda 5.129 korucu çogu terör, cinayet, kaçakçilik, irza geçme gibi agir suçlar islemisti. (http://www2.tbmm.gov.tr/d22/7/7-6226c.pdf)
Bir de her yil onlarca kisinin canini alan kara mayinlari sorunu vardi. Çünkü, Türkiye’nin sahip oldugu 3 milyon kara mayinindan 920 bini sinir boylarindaki Ardahan, Batman, Diyarbakir, Dogubeyazit, Gaziantep, Hakkari, Iskenderun, Kagizman, Kars, Mardin, Sanliurfa, Sirnak ve Van’da, sinir ili olmayan (acaba neden?) Tunceli ve Siirt’e yerlestirilmisti ve bunlarin temizlenmesi için somut bir adim atilmiyordu. (Landmine Monitor Report, 2005-Turkey. www.icbl.org)
Daha pek çok dertleri olan bu insanlar büyük bir sabirla devletçe ve Türk halki tarafindan fark edilmeyi ve elbette sorunlarinin çözülmesini bekliyorlar. Insan sormadan edemiyor: Acaba PKK ile mücadeleye ayrilan 400 milyar, daha isin basinda bölgenin ve ülkenin refahi için harcansaydi bütün bunlari yasar miydik?
‘VATANDAS TÜRKÇE KONUS!’
Türkiye’de kaç Kürt yasadigini tam olarak bilmiyoruz çünkü 1965 sayimindan beri etnik kökene ve dile dair sorular sorulmuyor. Tahminler, toplam nüfusun yüzde 7’si ile 12’si arasinda olduklari yönünde. Sayilarini bilmiyoruz ama Kürtlerin yillarca gizli ya da açik Kürtçe konusma yasagi ile bogustugunu biliyoruz. Bu yasaklari delmeyi kafasina koyan Turgut Özal ne yazik ki, projelerini yasama geçirme firsati bulamadan vefat etti. 1991’de DYP ve SHP’nin kurdugu koalisyon hükümeti, SHP içindeki HEP’lilerin etkisiyle, Kürt adina dogrudan deginmeden ‘Türkiye’de kendi kültürel kimliklerini ifade etme ve gelistirme durumunda olmasi gereken farkli etnik gruplarin’ varligindan söz ediyordu.
KÜRTÇE YEMIN KRIZI . 6 Kasim 1991’de, milletvekillerinin yemin töreni sirasinda yasanan Kürtçe yemin krizi, yedisi DEP’li, biri bagimsiz, sekiz milletvekilinin agir hapis cezalarina çarptirilmalari ile sonuçlandi. 1993’de Tansu Çiller, Kürtçe yayin ve egitim konusunda olumlu düsündügünü açikladi, ancak partisindeki ve ordudaki sertlik yanlilarinin muhalefeti yüzünden bundan vazgeçti. Alparslan Türkes Kürtlerin büyük çogunlugunun Türk soyundan oldugunu söylerken, köy korucu sistemine büyük destek veren Kürt asiretleri de bu politikaya uyum göstermisler ve MHP’ye büyük ölçüde oy vermislerdi. SHP ve CHP’nin tavri ise Kürtlerin kültürel haklarini desteklemekle birlikte Türkçenin resmî dil ve bütün ülkede ortak egitim dili kalmasi yönünde olmustu. RP, Kürtleri Islam ümmetinin bir parçasi gördükleri için konuya gayet sicak yaklasmisti. ANAP ise, bazi Kürt kökenli milletvekillerinin zorlamasi ile Kürtçe egitim hakki dahil, Kürtlerin kültürel haklari konusunda bazi girisimlerde bulunmus ama nedense 1995’te Güneydogu ve Dogu Anadolu’daki oylari ciddi bir gerilemeye ugramisti.
ANADILE GEÇIT YOK . Subat 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’in yakalanmasindan günümüze kadarki dönemde, Avrupa Birligi’nin zorlamalari ile bazi olumlu gelismeler olmakla birlikte Türkiye ‘anadil’ konusunda son derece muhafazakâr davranmaya devam etti. Örnegin sadece bir bildirge oldugu için herhangi bir baglayiciligi olmayan BM Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azinliklara Mensup Kisilerin Haklari Bildirgesi’ne (1992) konsensüs yoluyla katildi ama bir ‘yorum beyani’ ekledi. Ayni sekilde 1 Mart 1998’de yürürlüge giren Bölgesel ya da Azinlik Dilleri Avrupa Sarti (1992) ile Ulusal Azinliklarin Korunmasi Çerçeve Sözlesmesi’ni de (1995) imzalamadi. Türkiye’nin ancak 15 Agustos 2000’de imzaladigi 1966 tarihli BM Uluslararasi Kisisel ve Siyasal Haklar Sözlesmesi’nin 27. Maddesi, "Etnik, dinsel veya dilsel azinliklarin bulundugu bir devlette böyle bir azinliga mensup bulunan kisilerin gurubun diger üyeleriyle birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarini kullanma, kendi dinlerinin geregi ibadeti etme ve uygulama veya kendi dillerini kullanma haklari engellenemez” dedigi halde, Türkiye bunun gereklerini yerine getirmemekte direniyor. Üstelik simdi bir de, ilkelerini sürekli çignedigi BM’nin Güvenlik Konseyi üyesi oldu!
ENEL BIR DEGERLENDIRME
Alti gündür özetlemeye çalistigim tarihçe, Kürtlerin kimliklerinin taninmasiyla ilgili taleplerinin PKK ile baslamadigini, dolayisiyla, PKK’yi veya onun uzantisi sandigimiz olusumlari yok sayarak veya yok ederek içine kisildigimiz kapandan kurtulamayacagimizi, ayni sekilde, her ne kadar, tarihsel ve güncel nedenlerle uluslar arasi boyutlari olsa da, sorunun köklerinin bu topraklarda, bizim tarihimizde oldugunu göstermistir diye umuyorum.
Bundan birkaç yil öncesine kadar, Kürtler, hakli taleplerine mesruiyet saglamak için Türk ulusçulugunun dogus anina gönderme yapiyorlardi. Milli Mücadele’de ‘Kürtler’ olarak yer aldiklarini, bunun karsiliginda kendilerine bazi sözler verildigini, ama bu sözlerin tutulmadigini söylüyorlardi. Bu iddialarinda da büyük ölçüde hakliydilar. Ancak, Kürtlerin unuttugu bir sey vardi. O da her milliyetçiligin diger milliyetçilikleri dislayarak var olabilecegiydi. Öte yandan bu tarihçe, basindan beri devletin siki sansürü altinda yasayan Türk tarafinca çok iyi bilinmedigi için, Kürt taleplerinin PKK ile basladigini iddia eden resmi söylem genel olarak kabul görüyordu. Osmanli’dan beri ‘millet-i hâkime’ olarak hüküm sürmeye alismis Türklerin idrak etmesi gereken husus ise, eger milliyetçilik denilen sey mesru ise Kürt milliyetçiliginin de en az Türk milliyetçiligi kadar mesru olduguydu. (Milliyetçilik hakkindaki düsüncelerimi ilerde yazacagim.)
1920’lerde, Wilson’un 14 Ilkesi uyarinca ulus-devletini kurmayi basaramayan, ya da buna destek verilmeyen tek halk Kürt halkiydi. Ancak bunun çesitli nedenleri vardi. Bilindigi gibi ulus-devlet kapitalist gelismenin belli bir asamasina tekabül ediyordu. Halbuki Kürtler o tarihte sosyo-ekonomik açidan o asamaya henüz gelmemislerdi. Nitekim, erken dönem Kürt milliyetçiliginin kanaat önderleri, Osmanlicilik ile bagimsizlik arasinda degisik bölünmeler yasadilar.
FARKLI EGILIMLER . Örnegin Türklerle Kürtlerin din kardesi oldugunu söyleyen Seyit Abdülkadir ve yandaslari Osmanli Imparatorlugu’na bagli kalirken, bir grup Kürt seçkini Anadolu’daki direnis hareketine katildilar. Ancak bunlarin da bir bölümü, Ermenilerin Anadolu’ya dönemeyecegi kesinlestikten sonra Türklerle kurduklari ittifaki gözden geçirdiler ve özerklik veya bagimsizlik için ugrasmaya basladilar. Ama bu süreçte, Cibranli Halit Bey ve Bitlisli Yusuf Ziya Bey örneklerinde oldugu gibi, Hamidiye Alaylari’na asker veren Sünni asiretlerin mensuplari, bir zamanlar ezdikleri ve zulmettikleri Alevi asiretlerin destegini alamadilar. Nitekim, Koçgiri, Alevi isyani sayildigi için Sünni Kürtlerin/Zazalarin destegini; Seyh Said isyani ise Alevi (Kizilbas) Kürtlerin/Dersimlilerin destegini saglayamadi. Hiçbir zaman yürürlüge girmeyen Sevr Antlasmasi’nda öngörülen bagimsiz bir Kürdistan ugruna Anadolu’da bagimsiz bir Ermeni devletini bile kabul eden Serif Pasa veya Kürt Teali Cemiyeti’ni kuran Bedirhaniler Bati’yla isbirligine yöneldi. Bir ayagini Ingilizlerde bir ayagini Türklerde tutan, hatta Ingilizlere karsi Ankara ile askeri ittifaka bile yanasan Seyh Mahmud Berzenci veya 1922’de Iranlilara yenildikten sonra Türkiye’ye siginmak zorunda kalan Bati Iran’daki Sekak asiretinin reisi Simko Ismail Aga gibi unsurlar ise Kürt ulus-devletinden çok kendi feodal beyliklerini kurmayi hedefliyordu.
HÜKMEN YENIK .Buna, Ingilizlerin önceliginin Arap cografyasi olmasini, tarihi boyunca önceligi Hiristiyan azinliklarin hamiligine vermis olan Fransizlarin Ingiltere’ye karsi güçlü bir Türkiye ugruna zaten pek ilgili olmadiklari bu Müslüman grubun kaderine ilgisiz kalmalarini, Sovyet Rusya’nin kaypak politikalarini eklersek, Birinci Dünya Savasi sonrasinda Kürtlerin neden Wilsoncu ‘kendi kaderini tayin hakki’ndan yararlanamadigini/yararlandirilmadigini anlariz.
Aslinda bu degerlendirmeyi Kürtler de büyük ölçüde kabul etmislerdi. Kürtlerin kabul edemedigi, yeni kurulan devletin giderek kati bir Türkçülüge yönelmesiydi. Buna tepkilerini esas olarak 1925 Seyh Said ve 1930 Agri isyanlariyla göstermislerdi. Ancak, devletin Kürtlere tepkisi çok daha sert oldu. Modernlesme sürecine Kürtleri dahil edecek projeler gelistirmek yerine onlari zorla asimile etmeyi, ezmeyi, hatta imha etmeyi tercih ettiler. Bu da dogal olarak aslinda yeni rejime uyum saglamaya hazir kesimlerin bile etnik kimliklerine, bölgelerine, asiretlerine, mirlerine, seyhlerine, seyitlerine daha çok baglanmalarina neden oldu.
SÖMÜRGECILIK SONRASI . Tarihçesini anlatmayi ileriye biraktigim 1937-1938 ‘Dersim Tedip Harekâti’ndan sonra Kürt milliyetçiligi uzun süre sesini çikaramadi. 1950’lerden itibaren, Türkiye’deki modernlesme ve görece demokratiklesme süreciyle uyumlu olarak Kürtler de kendilerini daha rahat ifade etmeye basladilar. Modernlesme sürecinin ivme kazandigi 1960’larda, agirlikli olarak ögrenci ve aydinlardan olusan bir kesim, 1920’lerin, 1930’larin milliyetçi söylemlerini popüler bir tarzda da olsa yeniden canlandirmaya çalistilar. Bu dönem, dünyada sömürgeciligin tasfiye oldugu, eski ‘sömürge halklari’na ‘kendi kaderini tayin hakki’nin tanindigi yillardi. Kürtler sömürge halki olmadigi için bu haktan yararlanamazlardi ama, ‘sömürge olmayan halklar’a taninan azinlik haklarindan yararlanabilirlerdi. Ancak bunu saglayacak projeleri hem iç sorunlari hem de devletin göz açtirmamasi yüzünden gelistiremediler.
ÜÇÜNCÜ DENEME . 1980’lerden itibaren, Kemalist ideoloji ile göbek bagini koparamamis Türk soluyla yolunu ayiran Kürt solu, Türk radikal solunun 1960 ve 1970’lerde savundugu ‘ulusal demokratik devrim’ tezinden esinlenen, ‘Kürt ulusal demokratik devrimi’ teziyle gerilla mücadelesine yöneldi. Bu örgütlerin en güçlüsü PKK’ydi. PKK, uluslar arasi hukukun ‘sömürge olmayan’ halklara tanidigi azinlik haklarina (ve genel olarak üçüncü kusak haklara) atifta bulunularak ‘kendi kaderini tayin hakki’ söylemini tekrar gündeme getirmeye kalkisti. Mesruiyetini de siddete dayanarak saglamaya çalisti. Bir süre sonra, uluslar arasi arenada taninmayi basardi. PKK, Abdullah Öcalan’in Türkiye’ye tesliminden sonraki alti yilda siddete ara verdiyse de, esas olarak devletin hiçbir adim atmamasindan, tali olarak da ‘Irak ve Iran faktörü’ yüzünden iki yil önce silahli mücadeleye tekrar döndü/döndürüldü.
LEGAL SIYASETE IZIN YOK . PKK’nin hâlâ nihai seklini almadigi görülen politikalari, legal Kürt partileri tarafindan belli ölçülerde desteklenmekle birlikte bu partilerin PKK’dan farklilasan yönleri de vardi. Ancak devlet bu farklari görmezden gelerek, legal Kürt partilerini sürekli siyasetin disina itti. HEP, DEP, DEHAP, HADEP devletin uzlasmaz tavrinin kurbani oldu ve kapandi/kapatildi. Legal siyasi partilerin bosalttigi alani da illegal örgütler doldurdu. Sira DTP mi, görecegiz. Eger DTP’de ise, onun yerini neyin dolduracagini da hep birlikte görecegiz.
Peki, bu tehlikeli sarmaldan nasil çikabiliriz? Esas alani tarih olan biri için, çözüm önerileri sunmaya kalkmak haddini asmak olur. Üstelik bu konuda son günlerde Taraf’ta çok güzel yazilar yayimlandi. Örnegin 22 Ekim 2008’te yayimlanan Emekli Büyükelçi Akin Özçer’in ‘Türkiye terörle mücadelede ne kadar samimi’ baslikli yazisini, hem Türk, hem de Kürt milliyetçilerinin tekrar tekrar okumasinda büyük fayda var.
NIYETIMIZ NE? Ama yazida anlatilan ‘Ispanyol modeli’nin basarili olabilmesi için öncelikle her iki tarafin da, ‘aslinda’ ne istedigine karar vermesi gerekiyor. Türk milliyetçiligi 85 yildir ‘etkisiz hale getirmeyi basaramadigi’ bir baska milliyetçilikle sürekli çatisma halinde yasamaya, hatta ülkesinin ortasindan bölünmesine hazir mi? Yoksa diger etnik, dinsel veya dilsel gruplarla birlikte, uluslar arasi hukukun ve insan haklarinin vardigi çagdas düzeye uygun demokratik bir ülkede yasamayi mi tercih eder? Ayni sekilde Kürt milliyetçiligi de karar vermeli. Kötülügü, çirkinligi defalarca ispatlanmis 19. yüzyil paradigmalarina sarilarak, büyük ihtimalle elestirdigi Türk ulus devletine benzeyecek kendi ulus-devletini kurmak ugruna (ki kullandigi yöntemler bunu düsündürüyor), sonu belli olmayan kanli bir savasta hem kendi halkini hem Türk halkini yikima götürmeyi ahlaki buluyor mu? Yoksa daha kozmopolit, daha demokratik, daha gelismis bir ülkenin olusturulmasina katkida bulunarak, her iki halka da mutluluk vermeyi mi tercih eder?
Eger niyetler ikincilerse öncelikle karsilikli silah birakma, ardindan, özgürlükleri, çogulculugu ve anayasal vatandaslik anlayisini hedefleyen bir demokratiklesme paketiyle; Suriye, Iran, Irak ve özellikle Irak’taki Kürdistan Bölge Yönetimi’yle saglikli iliskileri hedefleyen bir dis politika anlayisiyla ise baslayabiliriz. Yok, birincilerse her iki tarafa da geçmis ola…
Yazarin Notu: Yazi dizisinin web sayfasina aktariminda bazi sorunlar yasadik. Bunlar esas olarak her zaman oldugu gibi, gazete sayfasinda çerçeve olarak verilen bölümlerin ana metne yedirilmesinin zorluguyla ilgiliydi. Yani, çerçeve içinde verildigi zaman baglam veya kronolojik açidan sorun yaratmayan bazi bölümler, web nüshalarinda ana yazidan kopuk görünebiliyordu. Ancak, dizinin 4. yazisinin web nüshasinda ‘Seyh Said Isyani’nin mahiyeti neydi?’ baslikli bölüm, isyanin anlatildigi yerin hemen altina konabilecekken, yanlislikla Agri Isyani ve Dersim’le ile ilgili bölümün altina yazilmisti. Nedenini çözemedigimiz bir teknik engel yüzünden bu karisikligi web sayfamizda hala düzeltemedik. Kronolojik olarak dönemle ilgili olmayan Riza Nur-Ziya Gökalp çerçevesi de yukarida anlattigim ‘çerçeve’ sorunlarina bir örnekti. Bunlar ve farkina varmamis olabilecegim baska hatalar için özür diliyorum.